Üye No: 4610
Mesajlar: 1
Konuları:
0
Blog Başlıkları:
Cvp: emeğe saygı AYRILIK ÜZERİNE…
Ne işim var benim burada? Neden adımlarıma bakarak yürüyorum ki? Arkama baksam mı? Bana bakıyor mudur acaba? Hava da ne sıcak! Şu geçen dolmuş nereye gider böyle? Hayır, bakmak yok, geriye dönüş yok, yoksa dayanamam! “Beni böyle hatırlamanı istemem” derken ne demek istemiş ki? Lanet olsun neden boğazım düğümleniyor? Ağlamak istiyorum ama serde “erkeklik” var. Şu İstanbul’ u sevemedim oldum olası, gene yaptı yapacağını. Nerelere geldim böyle? Ne zamandır yürüyorum sokaklarda? Dönmem lazım Ankara’ya geç oldu, dönmek gelmiyor içimden, kalmak da gelmiyor… Boğuluyorum. En sonunda gerçekten kayboldum galiba.
Bir dolmuş duruyor yanımda. Binmiyorum. Belli ki tenha bir yere gelmişim. Yoksa niye dursun ki? Yürüyor muyum, düşünüyor muyum farkında değilim. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Terlemişim. Terimi silerken mendille, tenim de küçük ama keskin bir acı hissediyorum. Bu acı hoşuma gidiyor. Bu semtin adı ne? diye düşünüyorum. Acı hayata mı döndürdü beni? Orda biri var, direğe yaslanmış ayaküstü bir şeyler atıştırıyor. Ona doğru yürüyorum, fark etti beni bir şeyler soracağımı anladı, toparlanıyor. Göz göze geliyoruz ama her ne hikmetse içimden “ayrıldık” demek geliyor, öylesine duruyorum karşısında. Ben üzgün, o şaşkın öylece duruyoruz kaldırımda. Konuşmak gelmiyor içimden, geçip gidiyorum yanından. Nerede olduğumu soracaktım oysa. Arkamdan şaşkın-şaşkın bakıyor, ne düşünmüştür acaba? O da benim gibi “ayrılık” yaşamış mıdır? İstanbul’da bir Amerikalı misali nerede olduğumu bilmiyorum. Çok da önemli değil artık. Her şeyi akışa bırakmak duygusu diplerden gelip, yetişiyor imdadıma! Bu duygu rahatlatıyor beni. Kaybolmak, yitip gitmek, kimsenin beni tanımadığı yerlerde olmak geçiyor içimden. az önce mi bir zaman önce mi sevgiliyle vedalaşmak gerçeği, ağır bir yük gibi abanıyor omuzlarıma. Kaldıramıyorum. Her yanımdan çakılmış gibiyim bu şehre. Bir çocuk dondurma yiyor büyük iştahla, mutlu olduğu her halinden belli. Keşke yanıma gelse, ne oldu abi neden böyle üzgünsün diye sorsa, geçiyor içimden. Anlatsam, her şeyi anlatsam… Ama annesi izin vermez ki… Beni ancak çocuklar anlar…
5 Haziran 08, saat: 18.10 ve Dünya Çevre Günü, dünyanın en kötü günü ve anı. Her şey kirleniyor, aşk da, sevgi de, dostluk ta nasibini almış bu kirlilikten. Şimdi mi fark ediyorum bunları. Hayır… her aşk gibi terk ediliş de yalnız yaşanır ve hiçbir şey dindirmiyor içimdeki yangını. Sekiz senenin ardından hiç hesapta olmayan bu ayrılıkta neyin nesiydi? Oysa ne umutlarla gelmiştim İstanbul’a. Dün, 4 Haziran’da geldim bugün geri dönüyorum. Ne yapacağım sorusu mengene gibi sıkıştırıyor beynimi. Kayboldum galiba, gidebileceğim hiçbir yer yok, ne güzel! Ne de olsa ruh halime uygun bir durum. Kahretsin, geri dönsem-ayaklarına kapanıp “seni seviyorum” desem, hiç yaşanmamış gibi sokulsam yanına anlar mı beni? Fay kırıldı bir kere artık hiç bir şeyin “eskisi” gibi olma şansı yok. Aklımla duygularım büyük çatışma içinde. Paramparça olmuş bir haldeyim. Son hali gitmiyor gözlerimin önünden. Hoşça kal dostum, seni geçireyim, gerek yok! Üç kısa söz bir tarihi noktalayan söz oldu. Artık kendi yollarımızda yürüyeceğiz, yapayalnız, kalabalıklar içinde bile yalnızlığa mahkûm biçimde. o bensiz, ben onsuz… yeni hayatlara doğru uzanan bir yolun başlangıcındayız artık. Başka birini sever mi acaba, ben gibi sevebilir mi? Kurulan onca güzel cümleler, verilen sözler? Bekliyor mudur ki beni? Üzgün müdür? Yoksa benim gibi “ağır bir yükten” kurtulduğu için rahatlamış mıdır?
Nereye geldim ben? Burası neresi böyle, neden taksiler korna çalıp durur ki bana ? Arabalar, arabalar, arabalar binlerce araç yol boyunca dizilmiş ağır-ağır üstüme geliyorlar sanki. Çevre yolundayım galiba? Kimsecikler yok etrafta. Bu yol nereye gider böyle, bu yol tanık olmuş mudur böylesi ayrılıklara? Arabaya binsem mi acaba? Yok-yok duramam arabanın içinde, yürümeliyim. Nefes almak iyi geliyor. Peki, ne yapacağım şimdi? Ağlıyordu vedalaşırken, neden ağlamıştı ki? Bana acımış mıydı? Ne de olsa kendine yetiyordu artık. Ne zorlukları birlikte aşmıştık oysa… Şimdi biryanım koparak terk etti beni, ruhumun bir yarısı ayrıldı uçtu gitti. Ruhum öldü artık. Korkunç bir boşluk bu.
Şurada bir çim var, oturayım biraz. Hava da kararıyor. Neredeyim gerçekten? Bir daha sormayacağım bu soruyu. Kaybol, daha çok kaybol, bilinmeyen diyarlara doğru kaybol git. Beni ancak bu paklar. Dönmem lazım ama ayaklarım hala geri-geri gidiyor. Geldiğim yeri bulabilmem mümkün değil. Nerede oturuyordu ki? Davet etmişti beni güzel bir ev döşemiş. Tıpkı kendi gibi şirin ve sevimli. Bilsem döner miydim? Telefon etsem? Olmaz geriye dönüş yok artık. Fay kırıldı bir kere. Şimdi “zaman” adlı ilaç devrede. Zaman her şeyin ilacımıdır, yoksa her şeyi bombok eden bir süreç midir, yaşayıp göreceğim. Ölüm geliyor aklıma (!) her nedense, ama olmaz, ölüm gelirse kalleşçe gelmeli ve işini bitirmeli, diye geçiyor içimden. Sanki, ölümü çağır gelsin o zaman diyor, bir ses. Paranoya halleri başladı bende. Bir sigara yakmalıyım. Bereket versin kamusal alanda değilim. Ceza ödemekte vardı… fillerle çimenlerin öyküsü tepemizde yazılmaya devamı ediyor. Gene de kim takar ki cezayı bu saatte. O kadar çok şey geçiyor ki aklımdan hiç bir şey düşünemiyorum. Otogar’a nasıl gidilir bu ülkede. Yolu bulmam lazım. Bir belediye işçisi yaklaşıyor arkamdan. Park bekçisi. Bir yandan çimleri sularken öte kaçamak gözlerle beni izliyor. Selam versem mi? Ne diye vereim ki kimsenin mutlu olmasını istemiyorum şu an. Gene de onun yerinde olmak isterdim, diye geçiyor içimden. Yok-yok onunda dertleri vardır, başka bir sorun daha yaşayamam, herkes kendi hayatını yaşamalı. Güneş terk ediyor İstanbul’u. Bende terk etmeliyim. Ama nasıl?
Ne diyeceğim arkadaşlara şimdi? Gelirken o kadar umutluydum ki neredeyse herkese haber vermiştim. Sevdiğimin yanına, canımın canının yanına gidiyorum diye. Ne diyecektim şimdi ortak arkadaşlarımıza? Aşk bencildir, desem anlarlar mıydı acaba. Şah’a telefon edeyim olmazsa. O anlar beni. Birilerine bir şeyler söylemeliyim. Ayrıldık, yüreğimi İstanbul’da bırakıyorum diye haykırmalıyım, ama olmuyor, delirmek üzereyim. Geri dönsem mi, telefon mu etsem… bir söz, bir ses beni yeniden döndürürdü hayata. Ama ne mümkün. Yaşayamadıklarıyla birkaç hayat yaşayabilir insan. [/color] |